Adalet Devleti, Ortak İyinin İktidarı isimli 2003 yılında yayınlanmış olan bir kitabım var. Tarih boyunca din devlet düşüncesi, Tanrı devletten din devletine ve yeni devlet anlayışı… Dolayısıyla konumuz; siyaset felsefesi, yönetim biçimleri, devlet anlayışı… Bir devlete gerek var mı, devletsiz yaşayamaz mıyız, bir ülkede bir topluluk bir araya geldiğinde illa başımızda bir otorite mi olması lazım, eğer illa bir devlet olacaksa bunun nasıl olması lazım, en ideal olan biçimi nedir? Daha da önemlisi benim anlatacaklarım açısından bunun dinle ilişkisi nedir? Eski Yunan filozofları Aristo’dan Eflatun’dan bu yana devlet meselesi tartışılmış bir konudur. Mesela Eflatun’un Devlet diye kitabı var, Aristo’nun siyaset felsefesi üzerine yazdıkları var. Monarşi, oligarşi, demokrasi bunların metinlerinde geçiyor. Mesela sanıldığının aksine Aristo çokta demokrasi taraftarı değil, aristokrasi taraftarıdır. Hatta aristokrasi kelimesi de onun bu görüşlerinden gelmektedir. Eflatun (Platon) da aynı şekilde. Devleti, seçkinlerin, eğitimlilerin yönetmesi gerektiğini, hatta filozof bir başkanın yönetmesi gerektiğini, ayak takımına eğer devlet idaresi bırakılırsa o ülkenin perişan olacağını, oradan bir diktatörlüğün çıkacağını, demagog birisinin halkı kandırarak, cafcaflı laflarla bir diktatörlüğe doğru gidebileceğini 2500 sene öncesinden söylemişler ve tartışmışlar.
İbn Haldun’a göre devlet, insanın kötücül tarafından çıkan bir kurum. Yani hırs, ganimet tutkusu, hegemonya arzusu, tahakküm hırsı bir baş olma sevdasından kaynaklanan bir kurum. Dolayısıyla esas itibarıyla İbn Haldun’a göre devletler; bir toplumda otorite kurma, vergi adı altında insanlardan haraç toplama, onunla geçinen kötücül bir kurum. İnsanın kötücül tarafından çıkmış ve ondan iyilik beklemek beyhude.
Yine İbn Haldun’a göre meslekler dörde ayrılır. Birincisi ziraatçılar/çiftçiler yani toprağı ekip biçenler. İkincisi sınai yani sanat ile uğraşanlar; kitap, şiir, eser yazanlar, müzisyenler, resim yapanlar. Bunlar manevi üretim yapanlar olmuş oluyor. Üçüncüsü tüccarlar, önceki ikisinin ürettiklerini ihtiyaçları olan yerlere götürüp satanlar. Dördüncü meslek grubu da emirler/ümerâ yani yöneticiler, emir verenler. Bunlar da ilk ikisinin ürettiklerinden ve üçüncüsünün sattıklarından almış oldukları vergilerle, topladıkları haraçlarla geçinenler. İbn Haldun ‘’en lüzumsuz, beyhude ve gereksiz olan da bunlardır’’ der ve onları dördüncü gruba yerleştirir. Yani devletin memurları, idarecileri, sarayın, padişahın, kralın adamları, haraçla vergiyle geçinenler, üretici ve satıcı olmayan grupta değerlendirir. Şu halde devlet dediğimiz şey, bir haraç ve sömürü kurumudur. Mecburen böyle olmak durumundadır.
Peki aksi nasıl olmalı? Devlet dediğimiz kurum, ürettiği hizmet, ortaya koyduğu emek karşılığında elde edilen gelirden payını alması gerekir. Yani devlette tüccarlar, esnaflar gibi herhangi bir girişime gelip katılacak, eğer ortaklık gerekiyorsa sermaye koyacak, hizmet gerekiyorsa emeğini ortaya koyacak ve bunun karşılığında da elde edilen gelirden kendine düşen payı alacak. Oysa böyle bir devlet ve vergi düzeni olduğunu hiçbir ülkede görmüyoruz. Devletler, zor kullanarak, ortaya emek, ortaklık koymadan vergi topluyorlar. Bunun gerekçesi olarak da; güvenliğimizi sağlamayı, güvenlik hizmetleri üretmeyi gösteriyorlar. Yani devletler şöyle diyor: ‘’Biz sizin güvenliğinizi sağlıyoruz, sınırlarda nöbet bekliyoruz, gece asayiş geziyoruz, sizde evinizde rahat rahat yatıyorsunuz. Sabah kalkıyor işinize gücünüzle uğraşıyorsunuz. Biz de ortamda sizin rahat rahat işlerinizi görmeniz için güvenliği sağlıyoruz. Sizin canınızı, malınızı, işyerinizi muhtemel saldırılardan ve tehlikelerden koruduğumuz için bize devlet deniyor. Bunun için bize vergi vermeniz gerekiyor.’’ İşte bütün devletler vergi almayı buna dayandırıyorlar.
Acaba tam anlamıyla böyle mi? Gerçekten güvenliği sağlıyor mu, yoksa güvenlik sorunlarına mı yol açıyor? Asıl güvenlik sorunu onlardan dolayı mı kaynaklanıyor? Bunlar bir takım iddialardır, şimdi bu konulara fazla girmeyeceğim.
Asıl üzerinde duracağım konu; devlet veya devletler mademki insanın kötücül tarafından çıkan zora ve haraca, başkasından vergi toplamaya dayanan kurumlar, o zaman bunların aslında olmaması gerektiği üzerine olacak. Aslında insanların devletsiz yaşaması gerekiyor, çünkü ideal olan budur. Nitekim Kur’an’da ideal toplumun adı cennettir. Cennet sanıldığı gibi öbür dünyada değildir. Bu dünyada olacak olan şeydir ve cennette devlet diye bir kurum yoktur. Gardiyan, mahkeme, yargılama, sınır, sınıf, sömürü, savaş yoktur. Bunların olmadığı yere zaten Kur’an ve diğer kutsal kitaplar cennet diyor. Cennetin doğru tanımı böyle ama çarpıtılmış şekli yaygın olarak bilindiği gibidir. Şimdi buradan hareketle madem öyle olması gerekiyor, madem bu devlet haraç, sömürü, zor kullanma üzerine kurulu, o zaman devletler gelecek tarihte (ne zaman olduğunu bilmediğimiz bir zamanda) ortadan kaldırılıncaya kadar ve insanlar devletsiz topluma ulaşıncaya kadar, bütün devletlerin ortaklaşa idare edilmesi gerekiyor. Yani devlet dediğimiz zor, haraç, vergi kurumunun belli bir gruba, bir kişiye, bir partiye, bir ırka, bir kavme, bir dine, bir mezhebe, bir bölge insanına, bir zümreye teslim edilmemesi gerekiyor. Tam tersi hepsinin katılımıyla ortaklaşa götürülmesi ve yürütülmesi gerekiyor. Aslında bunun mantığı gayet basit. Çünkü öldürme, tutuklama, yargılama yetkisini böylesine zor, haraç ve vergi kurumunda, bir kişiye, bir kişinin partisine, dinine, mezhebine, ırkına, bir ideolojik gruba, bir zümreye teslim ederseniz, o da bu elindeki yetkileri kendi ideolojisi, dini, mezhebi, mahallesi ve çıkarları için kullanır. Ve diğerlerini de ister istemez tasfiye eder. Şu anda tüm dünya ülkelerindeki siyasal sorunların kökeninde bu yatmaktadır.
Demek ki siyasal sorunların kökeninde iki ana sebep yatıyor: Birincisi devlet denilen kurumun varlığı ve bunun paylaşılması. Buradaki haracın, verginin, otoritenin, öldürme, tutuklama ve yargılama yetkisinin kimin elinde olacağı kavgası yani taht kavgası. Bir kişi, grup veya parti tek başına tahta geçmek istiyor ve bu yüzden diğerlerini tasfiye ediyor. Böylelikle devlet bir dine, bir mezhebe, bir ırka, bir kavme ait olunca diğerlerini tasfiye ediyor. Oysa temelde ‘’devlet herkesin olmak zorundadır’’ anlayışı olması gerekirdi. Devlet vergi veren herkesindir. Devlet onun kimliğini taşıyan herkesindir. Devlet ülke sınırları içerisinde yaşayan herkesindir ve devlette söz sahibi olma bakımından herkes eşit haklara sahiptir. Hem Türkiye’deki, hem dünyadaki tüm siyasal sorunlar bu anlattığım şeylerin olmamasından kaynaklanmaktadır. Mesela bir grup geliyor ‘’Devlet bizimdir, devlette biz söz sahibi olacağız. Devlette şu kişinin dediği olacak, devlet bizim ırkımıza, kavmimize, milletimize aittir. Başka ırklar, başka kavimler, başka etnik gruplar burada söz sahibi olamaz’’ diyor. Böyle söyleyince de o zaman devletin kim sahibi olursa, öbürü otomatikman tasfiye, öteki olmak zorunda kalıyor. Bundan dolayı kavga, mücadele başlıyor ve bunun sonu gelmiyor.
Bu devlet anlayışı kökten yanlış. Çağımızda insanlığın geldiği nokta itibariyle, artık devletlerin bir ırka, bir kişiye, bir soya, bir dine, bir mezhebe ait olmaması, bunlara ait olarak tanımlanmaması gerekiyor. Bunlar olabilir ama devleti bunlarla tanımlayamayız. Mesela yeryüzünde yaşayan Türkler olabilir bu sosyolojidir. Türkçe konuşanlar, kendini Türk hissedenler daima olacaktır. Ama devleti, Türk devleti olarak tanımladığınız zaman burada işte sorun çıkıyor. Bunun tam tersi de geçerlidir. O halde devletler çağımızda Demokratik Cumhuriyet dediğimiz yönetim anlayışıyla tanımlanmalıdır. Hiç olmazsa devletler ortadan kalkıncaya, devletsizliğe ulaşıncaya kadar bütün devletler Demokratik Cumhuriyet olmak durumundadır.
Peki Demokratik Cumhuriyet ne demek? Devletin yönetim erkinin bir kişiyle, bir partiyle, bir ulusla, bir kavimle, bir ırkla, bir dinle, bir mezheple tanımlanmadığı, o topraklarda yaşayan herkesin eşit derecede söz sahibi olduğu ve devletin içinde var olduğu devlet anlayışı demektir. Buna kısaca çağımız siyasi literatüründe Demokratik Cumhuriyet diyoruz. Benim yazmış olduğum kitap literatürüyle Adalet Devleti, Ortak İyinin İktidarı diyoruz. Eğer bir iktidar olacaksa bir kişinin, bir kesimin, bir mahallenin, bir partinin, bir mezhebin, bir ırkın, bir dinin, bir ideolojik kesimin, bir zümrenin değil; ancak herkese ait ortak iyinin aramızda iktidar olmasına müsaade edilebilir.
Adalet Devleti, Ortak İyinin İktidarı adlı kitabımda da devlet felsefesi olarak bunu savunuyoruz. Bunun hem dini açıdan, hem tarihsel açıdan, hem insanlığın geldiği siyasal tecrübenin son noktası açısından artık insanlıkta bir zaruret haline geldiğini düşünüyoruz. Burada önemli olan sahiplenmenin herkese ait olmasıdır. Bir kişi, bir grup, mezhep, ırk, kavim ortaya çıkıp devleti kendine göre tanımlanamayacak. Mezhepler, ırklar, dinler, kişiler, mahalleler, partiler, görüşler, fikirler bunların hepsi olacak ama devlet hiç kimseye tek başına ait olmayacak. Sırayla gelecekler, sırayla gidecekler. Halkın teveccühünü alan gelecek, halkın teveccühünü kaybeden gidecek. Kimsenin tapulu malı, çiftliği, egemenlik kurduğu saltanatı olmayacak.
Saltanatın kaldırılması aslında bu demek. Türkiye’de 1922 yılında saltanat kaldırıldı ama onun yerine yeni saltanatlar kurulursa saltanat kaldırılmış olmuyor. 1922’de kaldırılan Osmanlı soyunun saltanatıydı. Peki diğer saltanatlar ne olacak? Kurum, kişi, zümre saltanatı, ideolojik grup, parti devleti saltanatı… Bunların hepsi birer saltanattır. Çünkü birbirine devrediyor ve başkalarını tasfiye edip ötekileştiriyor. O zaman her türlü saltanat kalkacak, saltanatın hiçbir türü olmadığı zaman saltanat tamamen kaldırılmış olur. İşte buna kısa adıyla, Demokratik Cumhuriyet veya bizim ifademizle Adalet Devleti, Ortak İyinin İktidarı diyoruz. Bunun Kur’an’a, tarihsel geçmişin tecrübesinden çıkan sonuçlara, şu anki siyasal tecrübelerin bizi getirdiği noktaya ve çağdaş anlayışa uygun olduğunu ve devletsizliğe giden yolda evrimsel bir aşama olduğunu düşünüyorum.